Blog

  • Çin’in En Büyük Şairi Du Fu’nun Şiirlerinde Yaşam Bilinci

    Çin’in En Büyük Şairi Du Fu’nun Şiirlerinde Yaşam Bilinci

    Tang Hanedanlığı döneminin büyük gerçekçi şairlerinden biri olan Du Fu, bugün sadece Çin’de değil, Avrupa ve Amerika’da da tanınan ve şiirleri dünyanın dört bir tarafında tercüme edilen bir şairdir. Dili ve üslubu çoğu eleştirmen tarafından kasvetli ve ‘bunaltıcı’ olarak anılsa da aslında yaşam ve ölüm, onun şiirlerinde yan yanadır.

    Du Fu’nun şiirlerinin merkezinde yaşam bilinci vardır. Du Fu’nun şiirlerinde yaşam bilinci, insanın varoluşuna, doğanın döngüsüne ve zamanın kaçınılmaz değişimine bir tanıklıktır.

    REN

    Şiirlerinin kaynağı ren’dir, yani iyilik, doğruluk, sevgi, merhamet ve yaşam bilinci… Ren, Konfüçyüs felsefesinin temelini oluşturur. Konfüçyüs’e göre insanın en yüksek idealidir.

    Ren’in en bilinen ifadesi “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” ilkesidir. Bu evrensel ahlak kuralı ren’in özünü yansıtır. Ama ren’i doğadan ayıramayız. Tıpkı Du Fu’nun şiirlerini doğaya değinmeden açıklayamayacağımız gibi…

    uzun otlar, sahilde mecalsiz esinti,

    hayal meyal direği, yalnız gece gemisinin.

    ovanın bir ucundan bir ucuna asılı yıldızlar,

    büyük nehrin sularına boşalan ay.

    adımı kimseler bilmeyecek yazdıklarımdan;

    hastayım, yaşlanıyorum, bırakmalı yerimi.

    yele tutulmuş, titrerken -neye benziyorum?

    her iki dünyada da yalnız bir martı, kumsalda!

    Cheng Hao, “Ren, tüm varlıklarla bir bütün olmaktır,” der. İnsan ve doğa arasındaki uyumu, ren’in en yüksek ifadesi olarak görür. Mengzi ise, “Ren’in tohumları herkesin içinde vardır,” der, “tıpkı tohumların yeşerme potansiyeli gibi…” Bu yaşam bilinci, Du Fu’nun şiirlerinden bize göz kırpar.

    Sonbahar penceresinde, çoktan şafak renkleri,

    Yapraklarından soyulmuş ağaçlarda, bir kez daha gökyüzünün rüzgârı.

    Güneş soğuk dağların ötesinde doğar,

    Nehrin suları gece boyunca süzülen sise akar.

    Bilge Hükümdarlığımız kimseyi reddetmez,

    Ama hasta ve yaşlanmış olarak, ben artık bir yaşlıyım.

    Geri kalan hayatım için o kadar çok kaygı var ki,

    Savruluyor, dönen bir karahindiba taneleri gibi.

    YAŞAM BİLİNCİ

    Yaşam bilinci, Çin kültürünün temel özelliğidir. Basitçe, yaşamı önemsemek diyebileceğimiz yaşam bilinci, Çin’de şiirlerde ana temadır. Yaşamın sınırlarını ve sınırın ötesini düşünmek… Ama en önemlisi, yaşama yakın olmak, tanık olmak, geleceğe ışık tutmak… Du Fu da, Ordu Arabalarının Türküsü şiirinde o günün gerçeklerine değiniyor. Sanki onunla birlikte biz de atlar kişneyip hırıldarken, aileler oğullarını askere uğurlarken, yolcunun sorduğu yanıtı dinliyoruz askerden.

    Ordu Arabalarının Türküsü

    Arabalar takırdayıp gümbürdüyor,

    Atlar kişniyor ve hırıldıyor,

    Askerler yürüyor, her birinin belinde ok ve yayı,

    Babalar ve analar, eşler ve çocuklar, onları uğurlamaya koşuyor

    Öyle çok toz kalkıyor ki Xian-yang Köprüsü’nü göremiyorsun!

    Ve aileler giysilerinden çekiştiriyor, öfkeyle ayaklarını yere vuruyor,

    Yolu kapatıp ağlıyorlar–

    Ah, feryatlarının sesi doğruca göğe yükseliyor.

    Ve bir yolcu soruyor, “Neler oluyor?”

    Asker basitçe söylüyor, “Bu hep böyle olur.

    On beş yaşından itibaren bazıları kuzeyi korumaya gönderilir,

    Kırk yaşında bile bazıları batıda ordu çiftliklerinde çalışır.

    Evden ayrılırken köy muhtarı sarıklarını sarmak zorundadır;

    Geri döndüklerinde, saçları ağarmış, hâlâ sınırı koruyorlar.

    Sınır karakolları bir okyanusu dolduracak kadar kanla akıyor,

    Ve savaş seven İmparator’un fetih hayalleri hâlâ bitmedi.

    Duymamış mı ki Han’da, dağların doğusunda,

    İki yüz vilayet, binlerce ve binlerce köy var,

    Sadece dikenler yetişiyor?

    Ve sapasağlam bir eş çapa ve sabanı kullansa bile,

    Zavallı ekinler gelişigüzel tarlalarda düzensiz büyüyor.

    Qin’in adamları için daha da kötü; öyle iyi savaşçılar ki

    Köpek veya tavuk gibi savaştan savaşa sürülüyorlar.

    Sormak nezaketinde bulunduğunuz için teşekkürler, efendim,

    Belki de bu kadar kızgınlığı dile getirmemeliydim.

    Ama mesela bu kışı ele alın,

    Guanxi askerlerini hâlâ terhis etmediler,

    Ve vergi tahsildarları herkese arazi vergisi için baskı yapıyor–

    Arazi vergisi!–bu para nereden gelecek?

    Gerçekten, bugünlerde oğul sahibi olmak kötü bir şey,

    Kız sahibi olmak çok daha iyi;

    En azından bir kızı komşuya gelin verebilirsin,

    Ama bir oğul sadece ölmek için doğar, bedeni yabani otların arasında kaybolur.

    Efendim Kokonor kıyılarını gördü mü?

    Beyaz kemikler orada yığınlar halinde yatıyor, toplanmamış.

    Yeni hayaletler yakınıyor ve eski hayaletler ağlıyor,

    Alçalan gökyüzü altında sesleri yağmurda haykırıyor.”

    Du Fu, şiirlerinin çoğunu sarhoşken kaleme almıştır. Bu şiirlerin büyük bir kısmında doğayı ve kendi düşüncelerini yansıtmıştır.

    Yağmur

    Yollar henüz parlamıyor, yağmur hafif,

    Parçalı bulutlar incelip kararıyor.

    Sürüklendikleri yerde, mor kayalıklar kararmakta.

    Ve ötesinde — beyaz kuşlar uçuşurken parlıyor.

     

    Soğuk nehre yağan yağmurun sesi artık tanıdık,

    Sonbahar güneşi nemli gölgeler düşürüyor.

    Aşağıda çalıdan yapılma çit kapımızın önünde,

    Köy değirmeninde kurumaya bırakılmış:

    Kabukları soyulmuş pirinç,

    Yarı ıslak ve mis kokulu.

    Du Fu’nun şiirlerinde yaşam bilinci, doğa bilinciyle iç içe geçmiştir. Onun doğayla ilişkisi, düz bir çizgide değildir. Bazen doğada gördükleri mısralarında havai fişekler gibi patlar, bazen onu umutsuzluğa sürükler; hissettiklerini ifade edemediği için:

    Nehir kıyısındaki çiçekler

    beni çıldırtıyor; çünkü etkilerini

    anlatmanın yolu yok

    Muhteşem doğanın içinde kendini sıradan, aptal bir adam olarak görür:

    Sıradan giysiler içinde bir adam düşünün,

    ilerleyen yaşlarda,

    pratik olmayan, hatta aptal,

    mücadele eden

    bilgelerle aynı seviyeye gelmek istedi

    bunun yerine beyaz saçları ve başarısızlığı var

    yine de hedeflerine sadık kalacak,

    onu tabutuna kapatana kadar

    kalpten yazan bir şair,

    yoksullar için endişeli

    bunun için bilgin arkadaşları ona gülüyor!

    Du Fu, her şiirinde gerçektir. Yüzyıllar öncesine bizi bir çırpıda alıp götürür. Bize ren’i yeniden öğretir. Sevgiyi, merhameti, ‘kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma’yı… Doğanın muhteşemliğini… Savaşın aptallığını… Yoksulların dürüst yüzünü… Her şeye rağmen manzaranın tadını çıkararak, arkadaşlarıyla içki içip yazarak kendini anlamaya ve arındırmaya çalışan Du Fu’nun şiirleri, onun ta kendisidir.

    Gecede Yorgun

    Bambuların serinliği yatağımı istila ediyor,

    Tarlanın üzerindeki ay, avlunun köşesini dolduruyor.

    Ağır çiğ, minik damlacıklar oluşturuyor,

    Seyrek yıldızlar aniden belirip kayboluyor.

    Ateşböcekleri karanlıkta ışıldıyor,

    Sudaki kuşlar birbirlerine sesleniyor.

    Bütün dünya savaşta.

    Acılarım boşuna – berrak gece, geçip gidiyor.

    DU FU

    Du Fu, MS 712’de Shao-ling’de doğdu. Du Fu çocukken olağanüstü yetenekliydi. İlk şiirini yedi yaşında yazdığı söylenir. Devlet sınavında yüksek puan alması bekleniyordu ama beklenmedik şekilde sınavı geçemedi; kaynaklar bunun pratik bilgi eksikliğinden kaynaklandığını yazmaktadır.

    Du Fu, 20 yaşında evinden ayrılıp Çin’i gezmeye başladı. Tang başkenti Chang’an’da (günümüz Xi’an) 10 yıl memur olarak çalıştı. Bir isyan patlayınca isyancılar tarafından yakalandı ve Chengdu’ya kaçtı. Orada mütevazı bir kulübe yapıp dört yıl orada kaldı. Bu dört yılda halkın acılarını anlatan 240’tan fazla şiir yazdı. Bu şiirler bugün hâlâ Çinliler tarafından çok iyi bilinir.

    Du Fu, Çince’yi ustalıkla kullanıyordu. Çince’de şiirlerde isim olan kelimeleri sıfat, fiil veya zarf olarak kullanıyor, mısranın nasıl oluştuğunu yorumlamayı okura bırakıyordu.

    Şiire adanmış bir ülkenin en büyük şairi sayılmasına rağmen Du Fu kendini başarısız olarak görüyordu. Resmi devlet sınavlarında az başarı elde etmesindendi belki bu… An Lu-shan isyanıyla yıkılan ilk Tang hanedanlığı sırasında küçük bir memur olarak yer değiştirmek zorunda kaldı. Yoksul bir hayatı oldu. Hatta açlık sınırında yaşadı.

    Hayatındaki iki önemli olay: MS 745’te yaşlı şair Li Po ile tanışması ve ülkede çıkan iç savaştır. Li Po ile kişilikleri farklı olsa da onunla derin bir dostluk kurdu, ona şiirler yazdı. Li Po, şiirde teknik olarak ondan daha ilerideydi ancak Du Fu’nun dili daha samimi ve gerçekti, insani şeyleri şiirlerinde konu ediniyordu. Bu da onun çok sevilmesinin ve yüzyıllar boyunca okunmasının temel nedenidir.

    KAYNAKLAR

    Liu, S. (2024). A Discussion on Life Consciousness in Du Fu’s Poems. Literature, 4(1), 31-44. https://doi.org/10.3390/literature4010003

    Xiangzhou Hu, Qianyu Cao. A Study on Du Fu’s Poems Translation Strategies and Their Value. Academic Journal of Humanities & Social Sciences (2022) Vol. 5, Issue 3: 10-18. https://doi.org/10.25236/AJHSS.2022.050304.

    PAN Shu-xian, ZHANG Zhi-lie. Review and Prospect of Du Fu’s Research in the Past 100 Years[J]. Journal of Xihua University (Philosophy & Social Sciences) , 2019, 38(1): 42-55.

    Ballad of the War Carts 兵車行, by Du Fu

    https://mypoeticside.com/poets/du-fu-poems

    https://allpoetry.com/Du-Fu

  • Yapay Zekâ ile Neden Yazmamalısınız?

    Yapay Zekâ ile Neden Yazmamalısınız?

    Yazmak bizi geliştirir, kendimizi tanımamızı sağlar. Hatta biraz ileri gideceğim; yazmak karakterimizi de etkiler, kişiliğimizi şekillendirir. Hiç kimse doğuştan yazar olarak doğmaz. Ama yazmak insana özgüdür ve herkes isterse yazar olabilir, yazdıkça kendini geliştirebilir ve iyi bir yazar olabilir. Belki takdir edilmeyebilirsiniz. Belki sizi hiç kimse tanımaz. Kimse yazdıklarınızı okumaz. Reklamınız yeterince yapılmaz. Ama iyi yazdığınızı bilirsiniz. Yazdıkça içinizdeki ışığı parlatırsınız, fark etseniz de fark etmeseniz de…

    Şimdilerde insan, kendisine özgü bu niteliği kendi elleriyle, gönüllü olarak yapay zekâya devrediyor. Bu bana göre insanın intiharıdır. Hayal gücü, yaratıcılık ışığı ve kelimelerimizi bilinçsiz makinalara teslim etmek bana sonun başlangıcı gibi geliyor. Şimdi her yerde aynı kelimeler var:

    “Başlangıç olarak…”

    “Şimdi bir göz atalım…”

    “İşte nasıl yapılacağına dair bazı ipuçları…”

    “İşte bazı örnekler…”

    “Sonuç olarak…”

    “Şunu belirtmek önemlidir ki…”

    “Akılda tutulması gereken birkaç şey var…”

    “…değil, aynı zamanda…”

    “… ister… ister…”

    “Bu sadece kelimelerimizi bilinçsiz makinalara teslim etmek değil, aynı zamanda bir yok oluşun başlangıcı…” 🙂

     

    Yapay Zekâ Yazar ya da Editör Olabilir mi?

    Son günlerde yapay zekânın sadece yazar olarak değil, editör olarak kullanıldığına da şahit oluyorum. Yani insanlar yazılarını düzeltmek için metinlerini yapıştırıp, chatgpt’den hataları düzeltmesini istiyorlar.

    Yapay zekâ yazar olamaz, editör olamaz. O bir insan bile değil. Allah aşkına bunu yapmayın.

    Onun bir hayal gücü yok, düşünemez, mantığı yok, bilinçli çözümler sunamaz. Yazınızı iyileştiremez, daha da berbat hale getirir.

    Neden mi?

    Çünkü yazıyı iyi yapan şey, sadece size özgü olan küçük nüanslardır. Sizi siz yapan küçük ayrıntılar. Noktalama işaretlerimiz bile kendimize özgüdür. Önemli olan yazıda sizin sesinizin duyulmasıdır. Yazınızı güzel yapan tek şey sizsiniz.

    Ama yapay zekâ ne yapar?

    Bütün o güzellikleri siler; yerine monoton, standart kelimeler koyar ve yazınızı katleder. Sesinizi alır.

    Önemli olan bilgi değildir, bilgi her yerde var, arar bulursunuz, öğrenirsiniz. Ansiklopedi okursunuz.

    Önemli olan sizsiniz.

    Sizin kelimeleriniz.

    Önemli olan iyilikleri anlatmak da değil. Hepimiz iyiyiz nihayetinde.

    Önemli olan sizin nasıl gördüğünüz…

    Sizin nasıl anlattığınız…

    Yapay zekâya sesinizi silsin diye izin vermeyin.

    Hem bir metni yapay zekâya yazdırıp bir hikâye ortaya çıkardığınızda bu sizi yazar yapmaz.

    Bu sizi, yapay zekâya hikâye yazdıran biri yapar.

    Bir terziye elbise diktirdiğinizde nasıl o elbisenin terzisi olmadığınız gibi, ortaya çıkan hikâyenin de yazarı siz olamazsınız.

    Yazar olmak mı istiyorsunuz?

    Yoksa sadece ün ve şöhret mi?

    Yazar olmak istiyorsanız yapay zekâya metin yazdırmamalısınız. Çünkü eğer yaparsanız, içinizdeki o ışığın da günbegün sönmesine neden olacaksınız.

     

    Hatalar Olmadan Gelişim Olmaz

    Çoğu insan kendine güvenmediği için yapay zekâyı kullanıyor. Hata yaparsam korkusuyla. Bırakın hata yapın, hatalarla gelişiriz. Hata yapmadan öğrenemeyiz.

    İlk yazdıklarınız çoğu zaman berbat yazılar olacak. Utanacaksınız, çok sonra okuduğunuzda. Bunu ben mi yazmışım diyeceksiniz. Acemi yazar seviyesinden profesyonel yazar olmaya doğru ilerlerken çok can sıkıntısı, çokça hayal kırıklığı yaşayacaksınız. İlk metinlerinizi iyi hale getirebilmek için çokça düzenlemeler yapmanız gerekecek. Herkes acemilikten profesyonelliğe atlamak istiyor. Hiç çalışmadan, tek dökmeden. Ama bu mümkün değil. Boşa zaman kaybedersiniz.

    Hem gerçek sesinizle yazdığınızda ödülü bambaşka olacak. Yapay zekâ ile yazdırdığınız bir metin çok beğenilse bile başarı hissini yaşayamazsınız; çünkü o size ait değil.

    Kendi kelimelerinizle raflara çıktığınızda başarı hissini iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

     

    Yapay Zekâ Kullanmamalı mıyız?

    Bazen yapay zekâ çok işimize yarıyor. Ama yazmak için değil.

    Bazen bir karaktere isim bulmak için…

    Araştırma yapmak için…

    Özet çıkarmak için…

    Başlık sıralaması yaptırmak için…

    Taslak oluştururken fikir üretmek için…

    Reklam metinleri yazarken ilham almak için…

    Belki daha pek çok farklı nedenle yapay zekâyı ister istemez kullanıyoruz; çünkü zaman hızlandı ve zamandan tasarruf etmek için istemesek bile kullanmak zorunda kalıyoruz.

    Ancak yazmak, ciddi ciddi kitap yazdırmak için yapay zekâyı kullanmak öncelikle etik değil. Etik olmaması bir yana, insan olarak kendimize yaptığımız büyük bir haksızlık olur bu.

    Şimdilerde yayınevlerinde, “Bu çalışmayı kısmen veya tamamen üretmek için yapay zekâ kullanmadığımı teyit ediyorum ve yalan söylediğim takdirde oluşabilecek maddi-manevi zararları üstleneceğimi kabul ediyorum,” gibi sözleşmeler hayata geçirilmeye başlandı.

    Tamamen yapay zekâ tarafından üretilen metinleri tespit etmek çok kolay. Çok acemiler. Daha ilk birkaç cümlede yapay zekâ tarafından üretildiği hemen anlaşılıyor. Bunları tespit eden programlar da var ve işlerinde çok iyiler.

    Ancak sadece birkaç yerde ya da metnin iyileştirilmesi için bazı yerlerde yapay zekâ desteğine başvurulmuş metinleri ayırt etmek pek kolay değil. İşte bu noktada yazarın vicdani tercihi devreye giriyor.

    Gerçekten yapay zekâyı kullanıp bir yayınevine başvurduğunuzda yayınevi anlamayabilir. Eserinizi basabilirler. Ama bu sizi yazar yapmaz. Peki yapay zekâ ile bir metin oluşturmak için zaman harcayacağınıza neden kendiniz yazmıyorsunuz?

    Sizi temin ederim ki hiç eğitim almamış bile olsanız siz en güçlü yapay zekâdan daha iyi bir yazarsınız.

    Çünkü bilinçli bir varlıksınız.

    Size garanti veririm ki yazacağınız hatalarla dolu bir metin, yapay zekânın yazacağından kesinlikle daha değerli olacaktır. Hem editörünüz hatalarınızı düzeltir, siz içinizdeki sese odaklanın. İçinizdeki sesi dışarı çıkarın ve yazın.

    Sesinizi, beyni ve kalbi olmayan bir makinaya kurban etmeyin.

  • Ünlü Yazarlardan Yazma Üzerine Tavsiyeler

    Ünlü Yazarlardan Yazma Üzerine Tavsiyeler

    Bir konuda çok yetenekli olan biri bunu nasıl yaptığını her zaman açıklayamaz. Örneğin usta bir terziye nasıl harika elbiseler dikebildiğini, diktiği her elbisenin müşterisinin bedenine nasıl da tam oturduğunu sorsanız, belki başını kaşıyacak, uzaklara dalacak ve “Bilmem…” diyecektir. “Yıllarca çalışmanın getirdiği bir yetenek…”

    Ama konu yazarlık olduğunda durum başkadır. Bir yazar neden iyi yazdığını çoğu kez bilir. Bu yüzden iyi bir yazar olmak isteyen öğrencilere üniversitelerin Yaratıcı Yazarlık derslerinde önce diğer yazarların yazma hakkındaki görüşlerini okuturlar. İlk ders budur. Ünlü yazarlar neden yazıyorlar ve nasıl bu kadar iyi yazabiliyorlar?

    Aşağıda ünlü yazarların özlü sözleri ve tavsiyelerini bir araya topladım. Hepsi farklı bir bakış açısı sunuyor ve hepsi siz değerli yeni yazar adaylarına ilham verebilir.

    Okuyun ve Araştırma Yapın

    “Eğer yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce iki şey yapmalısınız: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim kadarıyla bu iki şeyden kaçış yok, kestirme bir yol yok.”

    Stephen King

    “Okumak için zamanın yoksa, yazmak için de zamanın yoktur. Bu kadar basit.”

    Stephen King

    “Her şeyi okuyun, okuyun, okuyun; çöpleri, klasikleri, iyi ve kötü olanları ve nasıl yazıldıklarını görün. Tıpkı çırak olarak çalışan ve ustayı inceleyen bir marangoz gibi. Okuyun! Onu özümseyeceksiniz. Sonra yazın. Eğer iyiyse, bunu anlarsınız. Değilse, pencereden atın gitsin.”

    William Faulkner

    “Araştırma yapın. Yeteneğinizi besleyin. Araştırma sadece klişeyle savaşı kazanmaz, aynı zamanda korkuya ve onun kuzeni depresyona karşı zaferin anahtarıdır.”

    Robert McKee

    “Bir yazarın zamanının en büyük kısmı, yazmak için okumakla geçer: bir adam, tek bir kitap yazmak için kütüphanenin yarısını karıştırır.”

    Samuel Johnson

    “Yazma blokajı yaşadığımda, bunun nedeni yeterince araştırma yapmamış olmam ya da yazdığım konu hakkında yeterince düşünmemiş olmamdır. Bu, benim için arşivlere geri dönmem ya da düşüncelerime geri dönüp yapmam gereken şeyin ne olduğunu iyice düşünmem gerektiğinin bir işaretidir.”

    Annette Gordon-Reed (Pulitzer Ödüllü Tarihçi)

    Yazın! İyi Olsun Kötü olsun, Sadece Yazın…

    “Amatörler oturur ve ilham bekler, geri kalanımız sadece kalkar ve işe gider.”

    Stephen King

    “Bir blokaja takıldın diye durma. Sayfayı bitir, kendi adından başka bir şey yazamasan bile. Ona teslim olmazsan blokaj kırılacaktır. Unutma, yazarlık her ne olduğunu düşünmek istersen —çağrı, uğraş, yetenek, deha, sanat—aynı zamanda fiziksel bir alışkanlıktır.”

    Isabelle Holland

    “Geriye dönüp baktığımda sanırım hep yazıyordum. Saçmalıktı hepsi. Ama hiç yazmamaktan çok daha iyidir saçmalık ya da herhangi bir şey, herhangi bir şey yazmak.”

    Katherine Mansfield

    “İyi şeyler yazarak başlamazsınız. Saçma şeyler yazarak ve bunun iyi bir şey olduğunu düşünerek başlarsınız, sonra yavaş yavaş bunda daha iyi olursunuz. Bu yüzden en değerli özelliklerden birinin sebat olduğunu söylüyorum.”

    Octavia Butler

    “Az miktarda iyi yazıya ulaşmak için çok fazla kötü yazı gerekir.”

    Truman Capote

    “Sanatın kirli sırrı, insanlara kötü yazılarınızı göstermek zorunda olmamanızdır. İşte silme tuşu bunun için var.”

    Robert McKee

    “İnternete bağlı olmayan bir bilgisayarda çalışın.”

    Zadie Smith

    “İnsan anlaşılması mümkün olmayı değil, yanlış anlaşılması imkânsız olmayı hedeflemelidir.” Quintilian

    “Söyleyecek bir şeyiniz olsun ve onu olabildiğince net bir şekilde söyleyin. Üslubun tek sırrı budur.” Matthew Arnold

  • Travmayı Nasıl İyileştirebiliriz?

    Travmayı Nasıl İyileştirebiliriz?

    Travma, yaşamımızda derin izler bırakan, ruhumuzda görünmez yaralar açan deneyimlerdir. Bir kaza, kayıp, şiddet veya taciz gibi olayların ardından kişide bir travma oluşur. Bu travma yüzünden kişi kendini güçsüz, güvensiz, çaresiz ve yalnız hisseder. Travmanın iyileşmesi, sadece zamanın geçmesiyle çözülebilecek bir şey değildir. İyileşebilmek için öncelikle bu travmayı fark etmek gerekmektedir. Yani kişi önce yaşadığı travmayı tanımlamalı, onu görünür hale getirmelidir. Bunu ise, “Ben ne yaşadım?” sorusunu sorarak yapar. Ancak bu aşamadan sonra iyileşme süreci başlayabilir.

    Travmanın iyileşmesi, bedenin ve zihnin yeniden güvende hissetmeyi öğrenmesiyle başlar. Çünkü travmanın en büyük belirtisi, kişiyi güvensiz hissettirmesidir. Kişi hiçbir yerde ve hiçbir durumda kendini güvende hissetmez. Yaşadığı travmadan dolayı hep tetiktedir. Kendisi bunun farkında olmasa bile…

    Travmayı iyileştirebilmek demek, aslında travmanın belirtilerini ve hayatımıza verdiği zararı tersine çevirmek demektir. Çoğu kişi travmasını iyileştirebilmek için ondan kaçmayı, yaşadıklarını görmezden gelmeyi ve unutmayı seçer. Oysa iyileşmek, travmayı unutmak veya görmezden gelmek değildir. Travmayı nasıl iyileştiririz sorusuna cevap bulma sürecinde modern psikoloji bize birçok etkili yöntem sunmaktadır. Bu yöntemleri kullanarak travmalarımızı hiç yaşanmamış gibi silemesek de bilinçlenerek etkilerini minimuma indirmeyi başarabiliriz.

    Profesyonel Destek ve Terapi Yöntemleri

    Travmalarımızı iyileştirmek için öncelikle profesyonel destek almak, bize çok yardımcı olabilir. Özellikle grup terapileri ile kaybolan güven duygumuzu yeniden kazanabiliriz.  Grup terapileri aynı zamanda bize yalnız olmadığımızı hissettirerek insanlarla yeniden güvenli bağlar kurmamızı sağlamaktadır. Bu açıdan grup terapileri çok etkili bir yöntemdir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ile travma sonrası oluşan olumsuz düşünce kalıplarını değiştirerek mücadele ettiğimiz olumsuz duygularla başa çıkmayı öğrenebiliriz. Ayrıca son zamanlarda öne çıkan somatik terapiler de bu süreçte çok etkili olmaktadır. Somatik terapi, beden odaklı terapidir. Travmalar, sadece zihnimizde değil bedenimizde de depolanmaktadır. Somatik terapi ile travmanın vücuttaki yarattığı gerilimler serbest bırakılmakta, böylece kişi bedeninde birikmiş olumsuz duygulardan serbest kalmaktadır.

    Günlük Yaşamda Uygulayabileceğiniz Pratik Yöntemler

    Elbette günümüzde herkesin bir terapiste başvurma şansı yok. Hem ekonomik nedenlerden hem de zaman veya çevresel koşullar yüzünden herkes terapi tekniklerinden faydalanamıyor. Ancak terapiler dışında da uygulayabileceğiniz bazı pratik yöntemler var.

    Günlük yaşamda travmaları iyileştirebilmek için uygulayabileceğiniz pratik yöntemlerden biri nefes uygulamaları. Bunun için youtube’da çeşitli videolar var. Her gün 30 – 60 dakika gibi bir süre ayırarak nefes egzersizleri yaptığınız takdirde travmanın bedeninizde biriktirdiği gerilimi günbegün serbest bırakırsınız. Ancak düzenli yapmanız, her gün buna zaman ayırmanız çok önemli. 

    Nefes egzersizleri, travmanın tetiklediği kaygı ve panik anlarında sinir sistemini sakinleştirmede oldukça etkilidir. Nefes egzersizinin yanı sıra bedensel aktiviteler de travmanın sağaltılmasında çok etkilidir. Her gün en az bir saat hareket etmek; yürümek, dans etmek, yüzmek, geçmiş travmatik anıların üzerinizdeki kontrolünü azaltır. Hareket etmek, vücuttaki birikmiş stresi atmaya ve yeniden güçlenmeye yardımcı olur.

    Güvenli ilişkiler kurmak ve sosyal destek ağınızı güçlendirmek de travma iyileşmesinin kritik bir parçasıdır. Güvendiğiniz insanlarla duygularınızı paylaşmak, size yalnız olmadığınızı hatırlatır. Yaratıcı ifade yolları – yazma, resim yapma, müzik – travmatik deneyimleri sözle ifade edilemeyecek şekillerde dışa vurmanıza olanak tanır. Ayrıca sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve alkol-madde kullanımından kaçınmak gibi temel öz bakım uygulamaları, bedenin doğal iyileşme kapasitesini destekler. Kendinize karşı sabırlı ve şefkatli olmayı unutmayın; iyileşme doğrusal bir yol değildir ve her küçük adım değerlidir.

  • Öyküleme Terapisi: Hayatı Yeniden Yazmanın Gücü

    Öyküleme Terapisi: Hayatı Yeniden Yazmanın Gücü

    Öyküleme terapisini hiç duydunuz mu? Bugünlerde benim çok sık karşıma çıkıyor, belki siz de sosyal medyada bu kavramla karşılaşıyor olabilirsiniz. Yeni bir terapi türü olduğu zannediliyor ama aslında yeni değil. 1980’lerde Michael White ve David Epston tarafından geliştirilmiş.

    Anlatı terapisi adıyla da bilinen ve oldukça etkili bir terapi tekniği olan öyküleme terapisi, kişiyi sorunlarından ayırmayı amaçlıyor. Yani sorunları içselleştirmek yerine, dışsallaştırmaya olanak tanıyor.

    Öyküleme tekniğini geliştiren Michael White ve David Epston, bir insanı tedavi etmenin en iyi yolunun insanı sorundan/hastalıktan/suçtan ayrıştırmak olduğunu öne sürdüler. Örneğin, bir suçluyu doğrudan kötü bir insan olarak görmek yerine onu hata yapan bir insan olarak görmeyi teşvik ettiler.

    Michael White ve David Epston öyküleme terapisini üç temel fikir üzerine inşa ettiler:

    1. Saygılıdır: Herkes saygıyı hak eder. Hasta/suçlu/topluma aykırı biri vb. herkes… Öyküleme terapisinde terapi alan kişi; hasta/suçlu/yetersiz ya da düzeltilmesi gereken bozuk bir insan olarak görülmez. O tam bir insandır. Hatta hayatındaki sorunları fark edip bunu düzeltmek için terapi alma cesaretini göstermiş cesur bir insandır.
    2. Suçlayıcı değildir: Öyküleme terapisinde danışanlar sorunları yüzünden suçlanmazlar ve onlara da bu tutum aşılanır. Sorunlar her insanın yaşamında çeşitli nedenlerden ötürü ortaya çıkar ve bu yüzden kimseyi suçlamanın bir anlamı yoktur.
    3. Danışan, uzmandır: Terapist, danışandan daha üst bir konumda değildir. Danışan, kendi hayatının uzmanıdır. Davranışlarını değiştirme ve sorunlarını ele alma bilgisine ve becerisine sahiptir. Terapist ve danışan birlikte hareket ederler ve bilgi ve becerilerini ortaklaşa kullanarak danışanın sorununu çözmeye çalışırlar.

    “Problem problemdir, kişi problem değildir.”

    (Michael White ve David Epston)

    Öyküleme Terapisinin İlkeleri

    Gerçekliğimiz, aslında bir toplum içinde inşa edilir. Çevremizdeki sosyal ortam, bizim gerçekliğimizi oluşturur. Diğer insanlarla etkileşimlerimiz ve iletişimlerimiz, gerçeklik algımızı doğrudan etkiler. Gerçekliğimiz, dil tarafından da etkilenerek şekillenir. Gerçekliğimizi öykülemek ise onu sürdürmemizi ve organize etmemizi sağlar. Deneyimlerimizi anlamlandırmamıza yardım eder. Öyküleme bu yüzden önemlidir ve öyküleme tekniği de bu yüzden çoğu insanda başarılı sonuçlar alınmasını sağlamaktadır.

    Tek ve mutlak bir gerçeklik yoktur; gerçeklik, kişinin algısına göre değişir, dönüşür. Bir başkası için yanlış olan, sizin için doğru olabilir. Bu aslında postmodernizmin temel felsefesidir. Postmodernizmde objektif bir gerçek yoktur. Gerçeklik, her birimizin sosyal koşullardan, düşüncelerden etkilenerek ortaya çıkardığımız şeydir.

    Öyküleme terapisi özet olarak insanı postmodernizm bağlamında anlamaktır. İnsan, mutlak bir gerçeklik olmadığına göre, hem kendisine hem başkalarına hizmet edecek bir gerçeklik inşa etmelidir. Öyküleme terapisi de ona bu gerçekliği oluşturması için rehberlik eder.

    Öncelikle insanın var olan probleminden, yani onu hasta eden öyküsünden ayrılmasını sağlar. Eğer probleminize sadece bir problem olarak bakarsanız, onu kendinizden bağımsız, sadece bir hataymış gibi görebilirseniz çözmeniz de inanılmaz kolaylaşacaktır.

    En Çok Kullanılan Beş Öyküleme Terapi Tekniği

    Öyküleme terapisinin en çok kullanılan bu beş tekniğini siz de kendi kendinize uygulayabilir, problemlerinizi çözmek için bu teknikleri kullanabilirsiniz. Bu teknikte terapist, danışana eşlik eder ve onu yönlendirir. Ancak böyle bir imkânınız yoksa teknikleri kendiniz de uygulamaya çalışabilirsiniz.

    1. Yaşam Öyküsünün Anlatılması

    Kişi yaşam öyküsünü kendi kelimeleriyle anlatır. Bunu yaparken terapist, danışanın kendi sesini bulmasına, öyküsünü kendi kelimeleriyle anlatmasına yardımcı olur.

    Öyküleme, yaşamış olduğumuz deneyimlerde bir anlam ve amaç keşfetmek için yapılır. Yaşam öykünüzü anlatırken yaşadığınız deneyimlerde anlamı ve amacı keşfetmeye çalışın.

    Yaşam öyküsünün anlatılması, olayları dışsal bir gözle değerlendirme fırsatı sunar ve kişinin kimliğini yeniden oluşturmasına olanak tanır.

    Yaşam öyküsünün anlatılması bir kez değil, pek çok kez yapılır. Her defasında kişi yaşamış olduğu olaylarda yeni bir deneyim keşfeder. Kişi her defasında yeni bir unsur, daha önce fark etmediği bir amaç, bir değişiklik keşfetmeye çalışır.

    1. Dışsallaştırma

    Dışsallaştırma tekniğinde kişi problemini veya onu zora sokan bir davranışını kendisinden ayrı olarak görmeye çalışır ve o problemi ya da davranışı dışsallaştırır. Bunu yaptığında o problemi ya da davranışı kolayca değiştirebilir.

    Örneğin siz kolayca öfkeleniyorsunuz, öfkelenip çevrenizdekilere bağırıp çağırıyorsunuz, çevrenizdekileri kırıyorsunuz, ilişkileriniz zedeleniyor ve bu durum sizi rahatsız ediyor; bunu değiştirmek istiyorsunuz. Eğer öfkeli olmanın içsel bir nitelik olduğuna inanırsanız bunu değiştirmeniz çok zordur. Çünkü bunun için kendi içinizdeki bir şeyi değiştirmeniz gerekir. Ama öfkeli olmanız dışsal bir nedenden kaynaklanıyorsa o dışsal nedeni bulup onu değiştirdiğinizde öfkeli olmaktan da kurtulursunuz.

    Öyküleme terapisinde kişi hasta değildir, öfkeliyseniz bunun dışsal bir nedeni olmak zorundadır. Eğer siz kendinizi problemli, hasta ve bu yüzden çabuk öfkelenen biri olarak görürseniz iyileşmeniz neredeyse imkânsızdır. Ama kendinizi normal, tam bir insan olarak görürseniz, çabuk öfkelenmenizin sebebini aramaya ve onu düzeltmeye başlarsınız. Öyküleme terapisinin temelidir bu.

    İnsanlar kendilerine sürekli etiketler yapıştırırlar. Bilinçsizce yaparlar bunu. Öfkeli, kıskanç, depresif, kaygılı vb. Dışsallaştırma tekniğinde terapist danışana bu etiketlere önem vermemeyi öğretir. Danışanın kendisini bu etiketlerden ayırmaya, kendi kimliği üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya teşvik eder.

    1. Yeniden Kurma Tekniği

    Bu teknikle danışanın yaşadığı problemler en aza indirilir. Yaşadığı problemle ilgili büyük resmi görmesi sağlanır.

    Genellikle problemlerimiz bize kafa karıştırıcı ve çözülmesi zor sorunlar olarak görülür. Ancak hiçbir problem çözümsüz değildir. Yeniden kurma tekniğinde problem spesifik hale getirilir ve genelleme yapmaktan kaçınılır. Problemlerle ilgili genellemeler yapmak, problemlerin çözülmesini zorlaştırır. Bu yüzden problemi genelleme yapmadan tanımlamak, onu netleştirir ve çözülmesini kolaylaştırır.

    Örneğin, uzun süreli bir ilişki yaşayan iki kişiyi düşünün. Biri, diğerinin duygularını, düşüncelerini paylaşmadığı için sürekli hayal kırıklığı yaşıyor. Kişi, “partnerim artık beni anlamıyor” gibi bir açıklama yaparak problemi genelleştiriyor. Yeniden kurma tekniğinde kişinin bu açıklaması kabul edilmez. Terapist ondan problemi daha spesifik hale getirmesini ister. Örneğin, bu kişiyi rahatsız eden nedir? Yalnızlık mı hissediyor? Değersizlik mi hissediyor? Belki de kişi, kendine sevilmediği, değer görmediği bir ilişkinin içinde sıkışıp kalan bir kurban öyküsü oluşturmuştur ve bu öyküyü yaşıyordur.

    Yeniden kurma tekniğinde, problemin asıl nedeni (bu örnekte partnerin kişiyi artık istemediği ya da ilişkiye bağlı olmak istemediği vb.) bulunur. Kişinin problemi ayrıntılı olarak incelemesi ve problemi gerçekten anlaması sağlanır. Böylece kişi bu problemden çıkabilir, sorunu kısa sürede çözebilir.

    1. Benzersiz Sonuçlar Tekniği

    Benzersiz sonuçlar tekniğinde kişi kendi öyküsünü değiştirir. Öyküleme terapisinde amaç kişiye yeni bir öykü oluşturmasında yardımcı olmaktır.

    Kişinin hayatı onaylayan öyküler geliştirmesini sağlayarak onu sosyal olarak işlevsel, içsel olarak huzurlu ve mutlu bir insan haline getirir.

    Aslında hiçbirimizin tek öyküsü yok. Yaşamımızın içinde birçok potansiyel öykülerimiz var. Bunlardan bazıları bize zarar veren öykü çizgileri, bazıları bize diğer öykü çizgilerinden daha faydalı. Farklı bakış açılarıyla baktığımızda yaşamımızda pek çok öykü noktaları vardır. Benzersiz sonuçlar tekniği, bu öykü noktalarına farklı bir algıyla bakarak öykümüzü değiştirmeyi ve böylece onu bize faydalı hale getirmeyi amaçlar. Bu teknik, var olan öykümüzden farklı öykü çizgilerine odaklanır. Problem yeniden ele alınır, ama bu kez farklı bakış açısıyla… Belki de bakış açımızı değiştirdiğimizde problem gibi görünen şey, sadece önemsiz bir ayrıntıdan ibaret olacaktır.

    1. Varoluşçuluk Tekniği

    Bu teknikte kişiye kendisi için uygun olmayan bir gerçekliğe tutunmak yerine kendi amacını bulması teşvik edilir. Ruh sağlığı için kişinin hayatında bir anlam olması gereklidir. Bu teknikte yapılan şey, kişiye bir amaç edinmesi için yardımcı olmaktır. Bunu terapist danışana sorular sorarak kişinin keşfetmesini sağlar.

    Öyküleme Terapisi Egzersizleri

    1. Problem Haritası

    Probleme isim verin ve özelliklerini yazın.

    Problemin yaşandığı alanlardaki (ev, iş, okul vb) etkilerini yazın.

    Problemin bu alanlardaki etkilerini değerlendirin

    Bu etkilerin neden istenmeyen olduğunu incelerken ortaya çıkan değerleri yazın.

    Bu harita, normalde bir terapist ile çıkarılır. Ancak bir terapist bulmakta zorlanıyorsanız kendiniz de yapabilirsiniz.

    Problem haritasında amaç problemi spesifik hale getirmek ve onu ortaya çıkarmaktır. Terapist bunun için danışana sorular sorar.

    1. Yaşam Öyküsü

    Terapist, danışandan yaşam öyküsünü yazmasını ister ve öyküyü yazdıktan sonra birlikte değerlendirirler. Bu egzersizi kendiniz de yapabilirsiniz. İhtiyacınız olan tek şey bir kâğıt ve kalem…

    Egzersizin amacı, yaşamınızdaki olaylar üzerinde daha geniş bir perspektif kazanmaktır.

    Yazmaya başlamadan önce bir başlık yazın: Örneğin, Zeynep’in Yaşam Öyküsü

    Daha sonra yaşamınızla ilgili 7 alt başlık bulun. Bu 7 alt başlık yaşamınızdaki en önemli olaylara ait olsun. Bunlar çok önemli olaylar olmayabilir, önemli olan sizin bakış açınız… Örneğin başlıklardan biri: Belirsiz Zamanlar olabilir. Bu süreç sizin için belirsiz geçmiş olabilir.

    Her başlığın altına bölümü özetleyen tek bir cümle yazın.

    Örneğin:

    Belirsiz Zamanlar

    “Gençlik yıllarım yedi kişilik bir ailede belirsizlik ve karışıklık içinde geçti.”

    Tüm bölümleri yazıp bitirdikten sonra bir gelecek başlığı yazın.

    Gelecekte ne yapacaksınız? Nereye gideceksiniz ve kim olacaksınız? Bu bölüm, tamamen sizin isteklerinize ve hayallerinize ait olan bölümdür.

    Son olarak, hepsini yazıp bitirdiğinizde bölümlere eklemeler yapmaya başlayın. Unuttuğunuz bir şey… Aklınıza gelen bir şey…

    Sonra tüm öyküyü yeniden okuyun. Bu, öykünüze dışsal bir gözle bakmanızı ve yaşadığınız pek çok şeyin sebeplerini fark etmenizi sağlayacak.

    Öyküleme tekniği ile ilgili daha fazla bilgi almak için Michael White’ın youtube’daki videosunu izleyebilirsiniz. Bu, 42 yaşlarındaki genç Michael White’ın 1990’larda Kuzey Amerika’da bir atölyede çekilmiş nadir bir videodur. Michael, bir aileyle yaptığı çalışmayı bağlamsallaştırmak ve “dışsallaştırma” ya da “kişiyi problemden ayırma” gibi temel anlatı fikirlerinin ve uygulamalarının tarihçesini sunmak için oldukça eğlenceli ve alçakgönüllü kişisel ve profesyonel bir otobiyografi paylaşıyor. Temel öyküleme fikirlerini ve uygulamalarını görselleştirmeye yardımcı olmak için haritaların kullanımının erken bir örneğini görün. Bu video, Öyküleme Terapisi olarak bilinen şeyin neşe dolu bir deneyimidir.

    Video İngilizce, ancak Google Chrome’a Youtube Çevirmeni uygulamasını yükleyerek dublaj veya Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

    İyi seyirler…

     

    Kaynaklar:

    http://www.narrativetherapycentre.com/narrative.html

    https://positivepsychology.com/narrative-therapy/

    https://en.wikipedia.org/wiki/Michael_White_(psychotherapist)

  • Mutlu Olmaya Çalışmayı Bıraktığımızda Ne Olur?

    Mutlu Olmaya Çalışmayı Bıraktığımızda Ne Olur?

    Modern dünya bize cazip görünen bir  düşünceyle kuşatıyor hepimizi: “Mutlu olmalısınız!” düşüncesi bu… Modern dünyaya göre mutluluk sadece mümkün değil,  aynı zamanda hepimizin ulaşması gereken zorunlu bir duygudurumu haline geldi. Öyle ki hepimiz mutlu olmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Negatif düşüncelerden kaçıyor, biri bize halimizi sorduğunda, “Mükemmel!” diyoruz, içimiz kan ağlasa bile… Kişisel gelişim kitapları, motivasyonel sözler ve sağlık uzmanlarıyla bombardımana tutuluyoruz hepimiz. Hepsi aynı şeyi vaat ediyor: “Sürekli neşeli, mutlu olabilirsiniz, sadece bir teknik öğrendiğinizde, bir zihniyet değişimi yaşadığınızda, bir kitap satın aldığınızda siz de başaracaksınız…”

    Peki ya bu mutluluğun peşinden koşma çabamız bizi aslında mutsuz ediyorsa? Aradığımız o neşeyi sonsuza dek kovalamak yerine hiçbir şey yapmasak ne olur? Neden kendimizi sürekli geliştirmek ve mutlu olmayı başarmak zorunda hissediyoruz? Neden sürekli mutluluğun peşinden koşuyoruz?

    Mutluluğu Aramanın Paradoksu

    Psikologlar mutluluğun peşinden koşma eğilimimizi ‘hedonik koşu bandı’ denen bir mekanizmayla açıklıyorlar. Hedonik koşu bandı,  insanların pozitif ya da negatif olaylara rağmen zamanla temel mutluluk seviyelerine geri dönme eğilimi. Bu teoriye göre, bir kişi daha fazla para kazandıkça beklentiler ve arzular da paralel olarak yükseliyor, bu da mutlulukta kalıcı bir artış sağlamıyor. Yeni bir telefon aldığında ya da terfi ettiğinde kısa süreliğine mutlu oluyorsun, ama birkaç ay sonra o eski duygusal seviyene geri dönüyorsun. Başlangıçta yeni ve heyecan verici olan özellikler ya da paylaşılan deneyimler zamanla daha az mutluluk vermeye başlıyor. Tıpkı bir koşu bandında koşan biri gibi… Ne kadar çok bizi mutlu hissettiren deneyimler yaşasak da aslında tıpkı bir koşu bandında koşuyormuşuz gibi yerimizde sayıyoruz. Bu yüzden sürekli bir sonraki mutluluk kaynağını arıyoruz: daha büyük ev, daha iyi araba, daha prestijli iş, daha çok para, daha heyecan verici aşk…

    Bu süreç, pozitif ya da negatif etkilerin mutluluk üzerindeki etkisinin zamanla azalması olan hedonik adaptasyon olarak adlandırılıyor. Araştırmacılar mutluluk kapasitemizin %50’sinin kalıtsal olduğunu düşünüyorlar. Geriye kalan kısım ise kısmen yaşam koşullarımızdan, kısmen de kendi çabamızdan kaynaklanıyor. Bu da neden bazı insanların sürekli daha fazlasını arayarak o koşu bandında koşmaya devam ettiğini açıklıyor.

    Vazgeçmenin Özgürlüğü

    Mutlu olmaya çalışmayı bıraktığımızda dikkate değer bir şey olur: gerçek deneyimler için fırsatlar yaratmış oluruz. Pozitif duygusal durumu sürdürme baskısından uzak, hayatlarımızı gerçekte oldukları gibi deneyimleyebiliriz, olmaları gerektiği gibi değil.

    Bu değişimin birçok faydası vardır.

    İlk olarak, psikologların “duygusal ayrıntı zenginliği” olarak adlandırdıkları şeyi geliştiririz: duygusal durumlar arasında ayrım yapma yeteneğini… “Mutlu” ya da “mutlu değil” gibi basit iki duygu yerine, günlük yaşamın gerçek dokusunu oluşturan memnuniyet, merak, hüzün, heyecan, nostalji ve diğer pek çok duygudurumunu fark etmeye başlarız. İkinci olarak, daha dirençli hale geliriz. Mutluluk hedef olmadığında hayal kırıklığı yaşama ihtimalimiz azalır. Üzüntü, kaygı ve hayal kırıklığı, sadece insan deneyiminin bir parçasıdır, başarısızlık değil. Bu kabul, pasif veya nihilistik olmak anlamına gelmez; gerçeklikle başa çıkmak anlamına gelir.

    Negatif Duyguların Bilgeliği

    Kültürümüz negatif duyguları sistemdeki hatalar olarak görür, çözülmesi veya ilaçla tedavi edilmesi gereken sorunlar olarak… Ancak evrimsel psikoloji, bu duyguların önemli nedenler için var olduğunu söyler. Kaygı, bizi potansiyel tehditlere karşı uyarır. Üzüntü, kaybı işlememize yardımcı olur ve diğer insanların desteğine olan ihtiyacımızı ortaya çıkarır ve bizi yardım almaya teşvik eder. Öfke, bize yapılan adaletsizlikleri veya sınırlarımızın ihlal edildiğini fark etmemizi sağlar.

    Bu deneyimleri ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onlardan faydalanabiliriz. Mutluluğu kovalamayı bırakan biri, kronik kaygısının yaşam koşulları hakkında değerli bilgiler içerdiğini keşfedebilir. Üzüntüsü, gerçekten değer verdiği şeyleri ortaya çıkarabilir. Öfkesi, kaçındığı gerekli değişiklikleri yapmak için harekete geçmesini sağlayabilir.

    Mutluluk mu, Anlam mı?

    Araştırmalar anlamın, insana mutluluktan daha çok şey kazandırdığını ortaya koyuyor. Mutlu olmaya çalışmayı bırakan insanlar kendileri için anlamlı olan faaliyetlere, nesnelere, ilişkilere yönelirler. Anlamı arayarak, kendimizi mutlu olmaya zorlamadan, ilişkilere, değerlere, yaratıcılığa odaklanabiliriz.

    Ünlü psikiyatrist Viktor Frankl, mutluluğun doğrudan kovalanamayacağını, onun anlamlı eylemlerden kaynaklanması gerektiğini söylemiştir. Mutlu olmaya çalışmayı bırakanlar genellikle bu gerçeği bizzat kendileri keşfederler. Kendilerini iyi hissetmek için değil, sebep önemli olduğu için gönüllü olurlar. Daha gerçek, samimi dostluklar kurarlar, daha anlamlı işler yaparlar.

    Başarının Yeni Tanımı

    Mutlu olmaya çalışmayı bıraktığımızda, başarıyı yeniden tanımlamak zorunda kalırız. Günlerimizi ruh halimize göre değil, ne kadar dürüst yaşadığımıza, ne kadar mevcut olduğumuza veya değerlerimizi ne kadar onurlandırdığımıza göre değerlendirebiliriz. Başarı, iyi hissetmekten çok özgün olmakla ilgilidir. Bu değişim başta kafa karıştırıcı olabilir. Mutluluk artık hedefimiz değilse, kararlarımızı nasıl vereceğiz? Cevap genellikle kendiliğinden ortaya çıkar: Gelişmekte olduğumuz kişilikle, önemsediğimiz şeylerle en uyumlu kararları veririz.  Seçimlerimizi mutlu olmak için değil, anlamlı olmak için yaparız.

    “Hayatın en sürekli ve acil sorusu şudur: başkaları için ne yapıyorsun?”

    Martin Luther King Jr.

    Mutlu olmaya çalışmayı bırakan insanlar genellikle daha gerçek bir sevinç yaşarlar. Kendini geliştirme kültürünün zorlama, kaygılı mutluluğu değil, gerçek bir yaşamdan kendiliğinden doğan doğal sevincini… Bu, duyguları zorla üretmek ile onların kendiliğinden ortaya çıkmasına izin vermek arasındaki farktır.

    Mutlu olmaya çalışmayı bıraktığımızda, mutsuz olmayız. İnsan oluruz.

    Kaynaklar:

    Brickman, P., & Campbell, D. T. (1971). Hedonic relativism and planning the good society. In M. H. Appley (Ed.), Adaptation-level theory (pp. 287-305). New York: Academic Press.

    https://en.wikipedia.org/wiki/Hedonic_treadmill

    https://www.psychologytoday.com/us/basics/hedonic-treadmill

    https://thedecisionlab.com/reference-guide/psychology/hedonic-treadmill

    https://www.verywellmind.com/hedonic-adaptation-4156926

    https://www.healthline.com/health/hedonic-treadmill

    https://www.researchgate.net/publication/343685034_Hedonic_adaptation

    https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/16719675/

    https://www.semanticscholar.org/paper/Hedonic-relativism-and-planning-the-good-society-Brickman-Campbell/705b7748c08bfdd1808d76a6b10a37842a2482ef

    https://link.springer.com/rwe/10.1007/978-94-007-0753-5_1278

    https://positivepsychology.com/hedonic-treadmill/

  • Neden Egzersiz Yapamıyoruz?

    Neden Egzersiz Yapamıyoruz?

    Bağırsaktaki Gizli Güç: Mikrobiyomun Egzersiz Motivasyonuna Etkisi

    Her yıl milyonlarca insan “Bu yıl mutlaka spor yapacağım” diye söz verir. Spor salonlarına üye olur, koşu ayakkabıları alır, antrenman programları hazırlar. Ancak çoğumuz için bu coşku birkaç hafta içinde kaybolur. Peki neden? Bu sadece iradesizlik mi, yoksa bu durumun altında yatan bilimsel bir gerçek mi var?

    Amerika’daki bir üniversitede yapılan bir deney bu sorulara yanıt olan şaşırtıcı bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. Araştırmacıların son bulgularına göre, egzersiz yapmakta zorlanmamızın arkasında bir suçlu var: bağırsak mikrobiyomumuz. Bu devrim niteliğindeki keşif, spor yapma motivasyonumuzun aslında bağırsaklarımızdaki trilyonlarca bakteri tarafından kontrol edildiğini ortaya koyuyor.

    Bağırsak-Beyin İttifakı

    Dünya Sağlık Örgütü haftada 150-300 dakika orta yoğunlukta egzersiz yapılmasını öneriyor. Ancak küresel nüfusun yalnızca küçük bir kısmı bu öneriye uyabiliyor. Geleneksel olarak bunun nedenini zaman eksikliği, motivasyon yetersizliği veya çevresel faktörlere bağlıyorduk. Fakat son araştırmalar, konunun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

    Araştırmacılar genetik olarak çeşitli fare grupları üzerinde yaptıkları deneylerde, bazı farelerin diğerlerinden 10 kat daha fazla koşabildiğini keşfettiler. Bu dramatik farkın nedenini araştırdıklarında, en güçlü belirleyici faktörün kas gücü, kalp sağlığı ya da akciğer kapasitesi değil, bağırsak mikrobiyomu olduğunu buldular.

    Dopamin: Motivasyonun Anahtarı

    Egzersiz yaptığımızda beynimizde dopamin adı verilen bir kimyasal madde salgılanır. Bu “mutluluk hormonu” bize keyif, motivasyon ve ödül hissi verir. Bazı insanların yaşadığı “atlet sarhoşluğu” da işte bu dopamin patlamasının sonucudur. Ancak bağırsak mikrobiyomu olmayan farelerde bu dopamin salınımının ciddi şekilde azaldığı gözlemlendi.

    Bu bulgular, egzersiz kapasitemizin sadece fiziksel güçle değil, beynimizin kimyasal tepkileriyle de yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Bağırsak bakterileri olmadan, farelerin egzersiz kapasitesi yüzde 50 oranında düştü. Bu, mikrobiyomun egzersiz performansımızda ne kadar kritik bir rol oynadığının kanıtı.

    Gizli Mesajlaşma Ağı

    Peki, bağırsakta yaşayan bakteriler beynimizle nasıl iletişim kuruyor?

    Bağırsak bakterileri, yağ asidi amitleri (FAA) adı verilen özel moleküller üretir. Bu moleküller, bağırsağımızdaki sinir hücrelerindeki CB1 reseptörlerini aktive eder. Bu aktivasyon beyne sinyal gönderir ve sonuçta dopamin salınımını artırır.

    Bu keşif, vücudumuzun farklı bölgelerinin birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu gösteriyor. Bağırsağımız sadece sindirimi gerçekleştiren bir organ değil, aynı zamanda motivasyonumuzu ve davranışlarımızı etkileyen güçlü bir iletişim merkezi.

    Peki, Ne Yapabiliriz?

    Zayıflamak İsteyenler için Umut Var mı?

    Bu keşfin en heyecan verici yanı, bağırsak mikrobiyomunun değiştirilebilir olması. Araştırmacılar, mikrobiyomu olmayan farelere probiyotik takviyeler vererek egzersiz kapasitelerini geri kazandırmayı başardılar. Öyleyse bu, insanlarda da işe yarayabilir!

    Probiyotikler, prebiyotikler ve beslenme değişiklikleri aracılığıyla bağırsak sağlığımızı iyileştirerek egzersiz motivasyonumuzu artırabiliriz. Bu yaklaşım, geleneksel motivasyon teknikleriyle birleştirildiğinde, küresel olarak fiziksel aktivite seviyelerini artırmada devrim yaratabilir.

    Egzersiz Yapamıyorsanız Ne Yapmalısınız?

    “Neden egzersiz yapamıyorum?” sorusunun cevabının artık sadece iradesizlik olmadığını biliyoruz. Bağırsaklarımızdaki milyarlarca bakteri, beynimizdeki dopamin üretimini yönetiyor ve bizim egzersiz yapmak için harekete geçip geçmeyeceğimizi, yani motivasyonumuzu belirliyor.

    Eğer egzersiz yapamıyorsanız ve sadece zayıflamak için değil, sağlıklı olabilmek için haftada 150-300 dakika egzersiz yapmak istiyorsanız ama bunun için yeterli motivasyonunuz yoksa aşağıdaki önerileri uygulayabilirsiniz.

    Bağırsak Sağlığınızı Güçlendirin

    Probiyotik besinler tüketin: Kefir, yoğurt, turşu gibi fermente gıdalar…

    Prebiyotik içeren yiyecekleri artırın: Sarımsak, soğan, muz, yulaf, elma…

    Çeşitli lif kaynakları ekleyin: Tam tahıllar, baklagiller, sebze ve meyveler…

    İşlenmiş gıdaları azaltın: Yapay tatlandırıcılar ve koruyucular mikrobiyoma zarar verir.

    Beslenme Alışkanlıklarınızı Gözden Geçirin

    Omega-3 yağ asitlerini artırın: Balık, ceviz, keten tohumu…

    Renkli sebze ve meyveleri çeşitlendirin: Her renk farklı besin maddeleri içerir.

    Yeterli su tüketin: Günde en az 2-2.5 litre.

    Alkol ve sigara kullanımını azaltın: Mikrobiyom dengesini bozabilir.

    Yaşam Tarzı Değişiklikleri

    Stresi yönetin: Nefes ve ses egzersizleri yaparak stresinizi azaltmayı deneyin.

    Uyku kalitenizi artırın: Düzenli uyuyun, günde en az 7-8 saat…

    Gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının: Sadece doktor önerisi ile antibiyotik kullanın.

    Doğada zaman geçirin: Toprakla ve bitkilerle temas mikrobiyom çeşitliliğini artırır.

    Egzersiz Yaklaşımınızı Değiştirin

    Küçük adımlarla başlayın: Günde 10-15 dakika yürüyüşle başlayın, süreyi her gün 5 dakika artırın.

    Keyif alacağınız aktiviteleri seçin: Dans, yüzme, bisiklet…

    Sosyal aktiviteleri tercih edin: Arkadaşlarınızla spor yapın, böylece spor yapıyor gibi hissetmezsiniz.

    Hedeflerinizi gerçekçi tutun: Kendinize baskı yapmayı bırakın, rahatlayın ve gerçekçi hedeflerle bir yerden başlayın.

    Uzman Yardımı Alın

    Eğer tüm önerilere rağmen egzersiz yapamıyorsanız bir uzmana başvurun.

    Ne Zaman Uzman Yardımı Almalısınız?

    • Sürekli yorgunluk hissediyorsanız
    • Sindirim problemleri yaşıyorsanız
    • Ruh hali değişiklikleri gözlemliyorsanız
    • Beslenme konusunda profesyonel rehberlik istiyorsanız

    Unutmayın, her şey bir gecede değişmeyecek, biraz zamana ihtiyacınız var. Mikrobiyom değişiklikleri birkaç hafta ile birkaç ay arasında etkisini gösterir. Kendinize karşı sabırlı olun ve küçük ilerlemeleri kutlayın. Egzersiz yapamamak iradesizlikten ya da tembellikten kaynaklanan bir kusur değil, çözülebilir fizyolojik bir durumdur.

    Spor yapmakta zorlandığımızda kendimizi suçlamak yerine, bağırsak sağlığımıza odaklanmalıyız. En güçlü antrenman programı bile sağlıklı bir mikrobiyom kadar etkili olmayabilir.

    Kaynaklar:

    Thaiss, C. A. (2023). A microbiome exercise. Science, 381 (6653): 37-38.

  • Önsöz Nedir? Nasıl Yazılır?

    Önsöz Nedir? Nasıl Yazılır?

    Kitapların en önemli kısımlarından biri önsözdür. Genellikle eserin ilk sayfasında, metinden hemen önce yer alan önsöz, kitap hakkında bize çok önemli bilgiler sunar. Bu yüzden önsöz, potansiyel okurları kitabınızı okumaya ikna etmenin mükemmel bir aracıdır.

    TDK önsözü, “Kitapların giriş kısmına konulan, o eserin konusunu, amacını, işleniş biçimini anlatan yazı; sunuş, söz başı, ön deyi, dibace, mukaddime” olarak tanımlamıştır ve TDK önsöz sözcüğünü ayrı yazmaktadır. Önsöz kavramı, dilimizde iki sözcükten oluşur: ön ve söz sözcüklerinden. Ön; başlangıç anlamı taşırken, söz de metni ifade eder. Zamanla bu iki kelime birleşip dilimize yerleşmiş ve ayrı bir hüviyet kazanmıştır. Türkçede bunun gibi ayrı hüviyet kazanan tüm sözcükler bitişik yazılır. TDK’nın neden bu sözcüğü ayırdığını anlamıyorum ve bitişik yazmayı tercih ediyorum. Dil Derneğine göre de önsöz kelimesi bitişik yazılmaktadır. Bu konuda daha fazla detaya girmek istemiyorum. Çünkü yazının asıl konusu önsözün ne olduğu ve nasıl yazılması gerektiği üzerine…

    Önsöz Nedir?

    Wikipedia’ya göre önsöz, bir kitabın ya da edebî eserin yazarı tarafından yazılmış giriş kısmıdır. Eğer eserde bu bölüm bir başkası tarafından yazılmışsa “önyazı” adını alır. Eğer kitapta hem önsöz hem de önyazı kullanılacaksa, önyazı, yazarın önsözünden önce yer alır.

    Önsöz, bir kitapta metinden önce gelen kısa bir giriş bölümüdür. Okurlar için bir başlangıç noktası işlevi görür ve yazarın düşüncelerine dair bir bakış sunar.

    İyi bir yazar okuyucunun zamanını asla boşa harcamaz; iyi bir önsöz de öyle.

    Önsözün Kökeni

    Bu kavram antik dönemlere kadar uzanır. İlk örneklerine Antik Yunan ve Roma döneminde rastlıyoruz. Kaynağını Latince “praefatio” sözcüğünden alır. “Praefatio” önceden konuşmak anlamına gelmektedir.

    Önsözün Amacı

    Okurun kitabı daha iyi anlamasını ve yazarın çabasını takdir etmesini sağlar. Önsözün birden çok amacı vardır:

    Yazarın Kitabı Neden Yazdığını Açıklamak

    Önsözün en temel amacı, kitabın kaleme alınma gerekçesini açıklamaktır. Önsöz, şu sorulara cevap verir:

    Yazar neden bu kitabı yazdı? Yazarın bu kitabı yazmaktaki temel amacı nedir?

    Yazar nelerden veya kimlerden ilham aldı?

    Yazar, önsözde bu sorulara cevap vererek okurun metinle bağ kurmasını sağlar ve okuru kitaba hazırlar.

    Teşekkür

    Yazarın kendisine katkı sağlayanlar ve destek olanlar için teşekkür edebileceği en ideal bölümdür. Editörler, yayıncılar, araştırmacılar, danışmanlar, aile üyeleri bu bölümde anılır. Teşekkür, destek olanlara gösterilen bir minnettarlık değildir sadece. Aynı zamanda kitabın hazırlanmasında gösterilen kolektif çabayı da görünür kılmaktır.

    Açıklamalar

    Önsözde okurun metni daha iyi anlamasını sağlayacak kitaba dair açıklamalar yapılabilir. Bu açıklamalar az bilinen kavramların ve terimlerin açıklanması, kitabın yapısına dair bilgiler olabilir. Bu açıklamalar sayesinde okur metni daha iyi anlayabilir.

     

    Önsöz, okuyucunun ilgisini çekmenin en kestirme yoludur.

    Önsöz Türleri

    Yazarlar eserlerinde farklı önsöz türleri kullanabilirler. Bu türlerin seçimi tamamen yazarın kendi tercihine bağlıdır.

    Kişisel Önsözler: Yazar, eseriyle ilgili kişisel deneyimlerini veya anekdotlarını paylaşır.

    Tarihsel Önsözler: Eserle ilgili tarihsel bilgi verir.

    Teknik Önsözler: Yazar, kitabın yöntemi, terimleri ya da araştırma süreci gibi teknik yönlere yer verir.

    Önsöz Nasıl Yazılır?

    Yazmadan önce önsözünüzde hangi bilgilere yer vermek istediğinizi düşünün.

    Kitabı neden yazdınız? (Amacınız)

    Kimden ve nelerden ilham aldınız? (İlham kaynağı)

    Kitapla ilgili okurun bilmesi gerektiğini düşündüğünüz ayrıntılar neler? Nasıl araştırma yaptınız?  (Bilgi)

    Kimlere teşekkür etmek istiyorsunuz? (Teşekkür)

    Önsöz, okurla doğrudan iletişime geçtiğiniz kısımdır.

    Bu yüzden edebî eserlerinizde samimi, sade bir dil kullanabilirsiniz.

    Eğer edebî olmayan bir eser kaleme aldıysanız daha resmî bir dil kullanabilirsiniz.

    Okurların çoğu önsöz kısmını okumaz. Bu yüzden okurun sıkılacağı türden gereksiz ayrıntılar vermekten kaçının.

    Aşırı detaylarla okuru boğmamaya özen gösterin. Sade bir dil kullanın. Önsözü kısa tutun.

     

    Kaynaklar:

    reddit.com

    wikipedia.com

    quora.com

    https://blog.reedsy.com/guide/parts-of-a-book/preface/

    https://www.britannica.com/dictionary/preface

    https://blog.daisie.com/understanding-preface-definition-purpose-and-examples/

     

  • Neden Edebiyat?

    Neden Edebiyat?

     

    Hikâye anlatımını yok edemezsiniz; çünkü o insanın yapısında vardır.

    Biz onu içimizde taşırız.

    Margaret Atwood

     

    Neden hikâyeleri severiz?

    Neden hikâye anlatan tek tür biziz?

    İnsanlar 4000 yıldır neden hikâyeler anlatıyor?

    Edebiyat, neden önemli?

    Hikâyelerin evrimimizdeki işlevleri nelerdir?

     

    İnsanoğlunun belki de en önemli özelliği ölecek olduğunu bilmesidir. Ölümün farkında olmasıdır. İnsan, ölüm korkusunun üstesinden gelmek için hikâyeler yaratmaya başlamıştır. İnsanın ilk yarattığı hikâyeler ölüm ve ölümsüzlük hakkındadır. Savaşlar başladığında insan bu kez savaşlarla ilgili hikâyeler oluşturmaya başlamıştır. Yenilgilere ağıtlar, zaferler için destanlar…

    Sonra aşk ve ilişkilerle ilgili romantik hikâyeler geldi. Ardından komedi… Sonra da insanı merkez alan hümanist hikâyeler… Akıl çağı… Başlarda hikâyelerin kahramanları krallar ve generallerdi. Akıl çağından sonra sıradan insanlar da hikâyelerde kahraman haline gelmeye başladı.

    On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında natüralizm doğdu; insan doğayı tüm ayrıntılarıyla hikâyeleştirdi.  Sonra modernizmle birlikte hikâyelere psikoloji de girmeye başladı. Daha sonra fantastik hikâyeler yaratıldı, mitolojiden yola çıkarak büyülü dünyalar, büyülü gerçeklikler ön plana çıktı. Sonra post-hümanizm ve post-modernizm… Post-hümanizmle tüm gerçekler hikâyeleştiriliyordu. Kuantum fiziğiyle post-modernizm edebiyata hâkim oldu. Tabii sadece edebiyata değil. Sanata ve felsefeye de…

    İnsanın ölümlü olduğunu bilmesi, edebiyatı doğurdu. İnsan hep bir anlam aradı; içindeki boşluğu doldurabilmek için. Hikâyeler bu yüzden var oldu.

    Albert Camus da buna dikkat çekti; bizim anlamı doğuştan arzuladığımızı, ancak evrenin bize hiçbir yanıt vermediğini, bu yüzden de varoluşumuzun bu içsel saçmalığa sahip olduğunu söyledi.

    Anlam bulmak istiyoruz ama dünya bizim bu isteğimizi umursamıyor.

    İşte bu yüzden… Anlam bulma arzumuzla, içimizdeki anlam eksikliğini telafi etmek için hikâye anlatıcılığını icat ettik.

    “Hayatın anlamı nedir? Hepsi buydu — basit bir soruydu; yaş ilerledikçe insanın üzerine çöken bir soru.

    Büyük aydınlanma hiçbir zaman gelmemişti.

    Belki de hiç gelmeyecekti.

    Onun yerine, küçük günlük mucizeler, aydınlanmalar vardı

    — karanlıkta aniden çakılan kibritler gibi; işte bu da onlardan biriydi.”

    Virginia Woolf, Deniz Feneri

    Hikâyelerin Başka Ne İşlevi Var?

    Hikâyelerin tek işlevi anlam arayışımıza çözüm olmak değil.

    Hikâyeler, aynı zamanda bizi hayatta tutuyor.

    Biz insanlar gerçek bilgileri hemen unuturken hikâyeleri nedense unutmuyoruz. Hayatta kalabilmemiz için ihtiyacımız olan bilgileri hikâyeler aracılığıyla öğreniyoruz.

    İnsan için hikâyeler yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda hayatta kalmanın temel araçlarından biridir. Anlatı geliştirme becerisi, tıpkı alet yapımı gibi insanlık tarihindeki evrimsel süreçte kritik bir rol oynamıştır. Bizi diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin başında muhakeme gücümüz gelir. Rasyonel düşünme, insana özgü bir yetidir ve bu yeti, tıpkı dil gibi zamanla öğrenilir, gelişir. Deneyimlerimiz ve bizden önceki kuşaklardan edindiğimiz bilgiler bu süreci besler. Ancak, akıl yürütme çoğu zaman duygularla baş edemez.

    İnsanın doğasında daha derin bir katmanda duygusallık yatar. Mantık bize yol gösterebilir, fakat hayatın anlamını, yönünü ve coşkusunu duygular belirler. Bizi gerçekten harekete geçiren, içsel bir kıvılcım olan tutkudur; sadece mantık değil. Zihin, her sabah işe gitmemiz gerektiğini fısıldarken, tutkularımız hayallerin peşinden gitmemizi sağlar. Bu tutkuların kaynağı ise duygularımızdır. Ve duyguların en etkili ifadesi, anlatılan hikâyelerde hayat bulur.

    Peki, neden duygulara ihtiyaç duyarız? Çünkü biz sosyal varlıklarız. Duygular, bizi başkalarına bağlayan görünmez köprülerdir. Ortak hisler, bireyleri bir topluluğa dahil eder; kişisel çıkarların ötesine geçerek dayanışmayı mümkün kılar. Savaş meydanlarında can veren askerler bunun dramatik örnekleridir. Binlerce yıldır insanlar, sevdiklerini, topluluklarını ya da inandıkları değerleri korumak uğruna yaşamlarını feda etmişlerdir. Bu tür bir özveri, sadece mantığın ürünü değildir—arkasındaki gerçek güç, derin duygulardır. Ve bu duygular, en yoğun biçimde hikâyelerle dile gelir.

    Topluluğun Devamı…

    İnsan, doğası gereği tek başına değil, topluluklar içinde var olmuştur. Tarih boyunca, insanlar birlikte yaşamış, işbirliği yapmış ve böylece hayatta kalmayı başarmıştır. Peki, bu toplulukları bir arada tutan bağ nedir? İlk akla gelen, kan bağıdır elbette. Aile üyeleri arasında doğuştan gelen bir bağlılık vardır. Ancak gruplar büyüdükçe işler değişir. Her bireyin diğerini tanıması imkânsız hale gelir. O zaman ne olur? Hayatta kalabilmek için artık daha büyük bir birliğin parçası olmak gerekir.

    Yuval Harari, “İnsan beyni ortalama 150 kişilik sosyal ilişkiyi sağlıklı bir şekilde yönetecek biçimde evrimleşmiştir,” demektedir. Bu sınır aşıldığında, insanları birbirlerine bağlayacak yeni bir araç ihtiyacı doğar. İşte burada devreye hikâyeler girer. Ortak bir anlatı, insanları fiziksel bir bağ olmadan da duygusal ve zihinsel olarak bir araya getirir.

    Soy bağıyla kurulamayan birlik, paylaşılan mitlerle, efsanelerle ve ortak geçmiş anlatılarıyla sağlanır. Dahası, hikâyeler yalnızca bugünü değil, yarını da şekillendirir. Onlar bizden uzun yaşar; nesilden nesile aktarılır. Büyük dinlerin yayılması da, imparatorlukların ayakta kalması da bu anlatılar sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü hikâyeler, yalnızca geçmişi anlatmaz—bir topluluğun kimliğini, değerlerini ve geleceğe dair umutlarını da taşır.

    Hikâyelerle ilgili başka bir teoriyi İsviçreli psikanalist Carl Jung öne sürmüştür. Jung, insanların ortak bir bilinçdışıyla evrimleştiğini savunmuştur. O, her kültürde hemen hemen aynı hikâyeler olduğunu, bu hikâyelerin de ilk insanlar tarafından oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu yüzden hikâyeleri seviyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun anlatılan hikâyelerde ortak olan bilge adam, yaşlı kadın, kötü adam gibi karakterleri hemen tanıyor, onlara yanıt veriyoruz.

    Özetle, bir topluluk, hikâyeler aracılığıyla hayatta kalıyor.

    Hikâyeler, bizim doğada varoluş mücadelemizin yansımaları…

    İnsanın doğayı ehlileştirmek için verdiği insanî bir tepki…

    Kaynaklar:

    en.wikipedia.org/wiki/History_of_literature

    https://en.wikipedia.org/wiki/Literature

    https://www.citylit.ac.uk/blog/why-literature-matters

    https://www.worldhistory.org/literature/

    reddit.com

  • Kurgu Türleri: Romanınız için En Uygun Kategori Hangisi?

    Kurgu Türleri: Romanınız için En Uygun Kategori Hangisi?

    Roman yazmak, başlangıçta kulağa korkutucu gelebilir, ancak günümüzde nasıl roman yazılır sorusuna yanıt veren yüzlerce kaynak, video, online eğitim var. Bu yüzden roman yazmak isteyen herkes bu kaynakları kullanarak kendini geliştirebilir ve roman yazmaya başlayabilir. Oysa bu aşamaya geçmeden önce tamamlamanız gereken çok önemli bir adım var: Hangi türde roman yazmak istediğinize karar vermek.

    Hatta bundan önce şu soruları sormalısınız: Kurgu nedir? Roman nedir? Kaç tür roman var? Kurgu türleri nedir? Edebi türler nelerdir? Edebi tür ile kurgu türü arasındaki fark nedir?

    Bu soruların yanıtlarını öğrendikten sonra hangi roman türünde yazacağınızı netleştirebilirsiniz.

    Kurgu Nedir?

    Kurgu kelimesi Türkçe –kurmak’tan gelse de bu kavram, İngilizce fiction kelimesinden kaynağını alır. “Fiction” kelimesi, Latince fictiō kelimesinden gelir ve “yapma, şekillendirme veya biçimlendirme” gibi anlamlar taşır. Bizde kurgu, kurmaca kelimesiyle de ifade edilir. TDK’ya göre kurgu, “Gerçek olmayan olay ve kahramanlardan oluşan eser”dir. TDK’nın bu tanımı, günümüzde kabul görmüyor. Çünkü günümüzde gerçek olayları konu edinen bir eser de kurgu sayılabiliyor. Bunun tek bir koşulu var: olay ve kişiler gerçek bile olsa hayalgücü ekleyerek hikâyeyi geliştirmek… Yani bir eser tamamen yaşanmış ve gerçek bir hikâyeye dayansa bile hayalgücü ile geliştirilmişse kurgu (kurmaca) eser niteliği kazanıyor.

    Özetle kurgu, gerçek ya da gerçek olmayan bir olay ya da durumu, hayalgücü ile şekillendirerek oluşturulan edebî eserlerdir. Kurgu türündeki edebî eserler; roman, kısa hikâye ve uzun öyküdür (novella).

    Roman Nedir?

    Roman, kurmaca eserlerdir.

    Peki, bir kitabı roman yapan nedir?

    Roman, yapılandırılmış bir anlatıya sahip kurgu eserlerdir. Bir romanda yaklaşık 50.000 ila 120.000 kelime bulunur.

    Romanlar üç temel kategoriye ayrılır.

    1. Tür Kurmacası (Tür Kurgusu)
    2. Edebî Kurgu
    3. Ana Akım Kurgu

    Tür Kurmacası Nedir?

    Popüler kurgu olarak da bilinen tür kurmacası, belirli bir edebi türe uyum sağlamak amacıyla yazılan kurgu eserlere verilen isimdir. O türe aşina olan okurlara hitap etmek için yazılan bu eserler, edebî kurgudan farklı olarak okuru eğlendirme amacı taşır. Tür kurmacası, eserde olaya odaklanır.

    Başlıca türleri suç, fantastik, romantik, bilimkurgu, korku, tarihî kurmaca ve genç yetişkin kurmacadır.

    NOT: Edebî kurmacada eserler veren bazı yazarlar, tür kurmaca eserlerini yayınlarken takma isim kullanmışlardır. Bunun temel sebebi, tür kurmacasının, edebî kurmacadan daha az saygın görülmesidir.

    Tür kurmacası, 19. yüzyılda romanın alt türlerinden gelişip yaygın hale gelmiştir.

    Tür Kurmacası Türleri

    Suç

    Bu kurmaca türünde suç ve suçun çözülmesi işlenir. Polisiye eserler de bu türe dâhildir.

    İki alt kategoriye ayrılır: Suç kurmacası ve dedektif kurmacası. Suç kurmacasında odak noktası suç iken, dedektiflik kurmacasında odak noktası suçun çözülmesidir.

    Fantastik

    Açıklanamayan doğaüstü olayları konu edinen fantastik kurmacada sihir, sihirli yaratıklar, sihirli mekânlar, hayali dünyalar kullanılır. Bilimkurgu ve korku türlerinden en temel farkı, korku ve bilimsel açıklamalardan uzak olmasıdır. Fantastik kurmaca türünde yazılan romanların çoğu eski bir tarihte, Orta Çağ benzeri bir zamanda geçer. Bu tür mitoloji, gelenekler, sözlü edebiyat kaynaklarından beslenir. Dizisi çekilen George R. R. Martin’in Taht Oyunları ile J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi, bu türe verilebilecek en iyi örneklerdir.

    Romantik

    Aşkı konu edinen romantik kurmaca türünde yazılan eserler, birbirlerine âşık olan iki karaktere odaklanır. Ancak romantik kurmaca türünün pek çok alt türü vardır. Örneğin; tarihî-romantik kurmaca, fantastik-romantik kurmaca vb. Romantik kurmacalar mutlaka mutlu sonla bitmelidir.

    Bilimkurgu

    Bilimkurgu kurmaca türü, bilim ve teknoloji hakkında sorulan sorulara cevap niteliğindedir. Zaman yolculuğu, paralel evrenler, dünya dışı yaşam gibi konuları ele alır. Doğaüstü, fantastik unsurlara yer vermez. Fantastik kurmacadan en önemli farkı, bilimi temel alması, ele aldığı konuları bilimle ortaya koymasıdır. Ancak bu özelliği, son yıllarda yayınlanan bilimkurgu eserlerinde zayıflamıştır.

    Bilimkurgu kurmaca türünün de birçok alt türü vardır. Örneğin; bilimkurgu-gerilim kurmacası, bilimkurgu-romantizm kurmacası, bilimkurgu-korku kurmacası vb.

    Bilimkurgu kurmacasının en önemli temsilcileri arasında H. G. Wells, Jules Verne sayılabilir.

    Korku

    Korku kurmaca türü, okuru korkutmayı hedefler. Bazen korkuya ek olarak tiksinti uyandırma amacını da taşır. Bu türün en önemli temsilcilerinden biri Stephen King’dir.

    Tarihî kurmaca

    Tarihî kurmaca, geçmişte yaşanmış tarihî bir olayın hayalgücü ile geliştirilerek yeniden yazılmasıdır. Eserde anlatılan yer veya olay tamamen gerçek olmayabilir. Ancak kültürel özellikleri paralellik gösterir. Tarihî kurmacalarda, genellikle yazarlar yaşadıkları zamandan en az 50 yıl öncesini konu edinirler. Bunun amacı okuru başka bir zamana ve mekâna taşıyarak okurun bu zaman farkını hissetmesini sağlamaktır. Diğer kurgu türlerine kıyasla tarihî kurguda araştırma yapmak çok önemlidir. Tarihî kurmacada en önemli unsur, mekândır.

    Genç Yetişkin Kurmaca

    Genç yetişkin kurmaca, 12 ile 18 yaş arasındaki okurlar için yazılan kurgu türüdür. Olay ve durumlar, genç yetişkinlerin bakış açısından ele alınır ve her insanın yaşayabileceği ortak sorunlara dayanır.

    Edebî Kurgu Nedir?

    Edebi kurgunun tür kurmacasından farklı olduğu bazı noktalar vardır. Edebî kurgu temelde gerçek hayatı ele alır, eserde gerçek hayatı yansıtmaya çalışır. Temel amacı budur. Bunu yapmak için yazarlar gerçek karakterler, mekânlar yaratırlar ve çeşitli temalar ve teknikler kullanırlar. Tür kurmacası olay örgüsüne odaklanır; edebî kurgu ise karakterlere… Ancak edebî kurguda bazen gerçek hayatta hiç yaşanmayacak olaylar da ele alınabilir, ancak olayları ve karakterleri o kadar gerçekçi işler ki bir bilimkurgu veya fantastik kurmaca değil, edebî kurgu özelliği kazanır.

    Edebî kurgu, genellikle toplumsal, duygusal ve politik olayları irdeler. Olay örgüsü önemli değildir. Edebî kurgunun en önemli özelliği sınıflandırılamaz olmasıdır. Yani tür kurmacası gibi alt kategorilere ayrılamaz.

    Tür Kurmacası ve Edebî Kurmaca Arasındaki Farklar

    Edebi Kurgu:

    • Belirli bir türün kurallarına uymaz.
    • Olaylara gerçekçi tepkiler veren, derin karakterler
    • Edebi anlatım teknikleri
    • Deneysel yazım teknikleri
    • Gerçek hayatı yansıtmayı amaçlar.
    • Tür kurmacasının alt türlerini kullanabilir; ancak tek bir türe ait özellikler taşımaz. Sınıflandırılamaz.

    Tür Kurmacası:

    • Olay örgüsüne odaklanır. Karakterleri derin ve ayrıntılı olarak ele almaz.
    • Belirli bir türe veya bir alt kategoriye bağlı kalır.
    • Amacı, okuru eğlendirmektir.

    Ana Akım Kurgu

    Edebî kurguda olduğu gibi, ana akım kurgu da belirli bir türe uymaz. Edebî kurgudan farkı, türler arasında geçiş yapabilmesidir. Bir ana akım kurmacası hem romantizm hem korku hem suç türünü barındırabilir.

    Ana akım kurgu eserlerinin hedef kitlesi, tür kurmacasından çok daha azdır. Çünkü belli bir hedef kitlesi yoktur. Bu eserleri satmak, diğer kurmaca eserlerden daha zordur.

    Ana akım kurmaca eserleri, genellikle mutlu bir sonla biter. Tıpkı edebî kurguda olduğu gibi karakterler detaylı olarak işlenir, derinliği olan karakterler vardır ancak edebî kurgudan farkı, olay örgüsü ve hikâyeye de odaklanır.

    Gördüğünüz gibi pek çok kurgu türü ve onların da alt türü var. Hangi türde eser vermek istediğinize karar verin ve romanınızı yazmaya başlayın…

    Unutmayın ki “doğru” bir tür yok. Size “uygun” tür var.

    Yapmanız gereken tek şey, size en uygun türe karar vermek…

    Başarılar…

    Kaynaklar

    www.britannica.com/art/short-story

    www. prowritingaid.com/what-is-fiction

    www. writers.com/literary-fiction-vs-genre-fiction

    www.reddit.com